ÖNSÖZ

2/11/2008

GURBET YAZILARI HAKKINDA

 

Almanya ve Avrupa’nın  çeşitli ülkelerinde milyonlarca Türk yaşıyor. Çok uzun yıllar önce gelen bu insanlar, yerleştikleri ülkelerde bir göç tarihi oluşturdular. Yarım asıra yakın bir zamanı geride bırakan ilk kuşak, şimdi emeklilik yaşına geldi. Bir zamanların çocukları, baba veya anne oldular. Torunlar boy gösterdi. Herşey çok değişti. Ancak bu değişim  içinde ne yazık ki kendi tarihinin öyküsünü yazan çok az yazar yetişti. Oysa bu ülkelerde bir ömür tüketmiş insanlarımızın her birinin hayatı bir roman olabilir.  Bu hatıraların kalıcı duruma getirilmesi , bizlerden sonra gelecek kuşaklara bırakılması öncelikle yurtdışındaki insanlarımız için  bir görev olmalıdır.  Onların,  büyük annelerinin, dedelerinin yaşamlarını öğrenmekleri en doğal haklarıdır. Bu konuda Almanya’da yayınlanan Türk gazetelerinin çok büyük faydası oldu. İlerde bu gazeteleri inceleyecek araştırmacılar, bu ülkelerde yaşamış Türkler hakkında çok geniş dökümanlar bulacaklar ve bu belgeler  ilerde çok önemli mevkilere gelmiş yeni kuşakların,  global dünyada yaşam ve düşünce koşulları geliştirmesine de ışık tutacak. Ancak gazetelerin bu büyük arşiv hizmetleri dışında,  insanlarımızın başlarından geçen iyi, kötü, hertürlü anılarını roman, öykü , hatıra veya şiir olarak yazmaları da cidden çok faydalı olacak. Bu konuya ilgi duyan insanlarımızın çoğalmasını candan diliyorum, bu konu üzerinde çalışmalar yapan herkesi de candan kutluyorum. Kendisini uzun yıllardan beri tanıdığım can kardeşim, sevgili Adnan Celepoğlu’nu da , bu konudaki  çalışmaları nedeniyle tebrik ediyor, güzel yazılarının devamını diliyorum.

Lütfen bu güzel ve duygu dolu  yazıları okuyunuz, onların herbirinde mutlaka kendi yaşamınızdan birşeyler  bulacaksınız. O yazıların herbiri, yaşamını sizlerin arasında geçirmiş, hayatının en güzel yıllarını sizler gibi gurbet köşelerinde tüketmiş bir kardeşinizin emeğidir. Sonra  düşüncelerinizi, eleştirilerinizi bizlerle paylaşmak isterseniz

adnancelepoglu@aol.com  adresine tıklayabilirsiniz.

Ben, bu satırları okuyan başta gurbette yaşayan kardeşlerim olmak üzere, tüm insanlara sevgi ve saygılarımı iletiyor, yüreğinizden insan ve vatan sevgisinin, gözlerinizden mutluluk parıltılarının hiç sönmemesini diliyorum.

 

Yılmaz Övünç

 

 

Adnan Celepoglu,  Istanbul-Macka Tekniker den makina teknikeri olarak mezun olduktan sonra, 6 Mayıs 1966  da Almanya ya geldi.  1979 yılında Hürriyet  Gazetesi Avrupa baskılarında gazeteciliğe başladı.. 1987, 1988 ve 1989 yıllarında Avrupa Türk Gazeteciler Cemiyetinin haber ve röportaj dallarında gazetecilik başarı ödülleri aldı. 2001 yılında emekli oldu. Bu sayfada yayınlanan yazıları, 2001 yılından bu yana yazarın "Mega Hayat"  ve "Güncel" dergilerinde "Çalakalem" adı altında yayınlanan yazılarıdır. Adnan Celepoğlu yılın büyük bölümünde Bodrum’da yaşıyor, ancak gurbet yazılarını yazmayı da ihmal etmiyor.

 

 

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

KÖYÜM

31/3/2008

‘Uzakta da olsa O köy benim köyümdür’
Benim hayatımda üç köy vardır.. Biricisi doğduğum Istanbul’un ‘Terkos’ köyü, ikincisi Almanya ya ilk geldiğim ve altı ay yaşadığım Siegen kenti yakınlarındaki ‘Offhausen’ köyü ve üçüncüsü otuziki yıldır yaşadığım Frankfurt yakınlarındaki ‘Wallau’ köyü...
Babamın memuriyeti nedeniyle aralıklı on beş yıl yaşadığımız Terkos köyünden ben, onbir yaşımdayken ayrıldım. Offhausen’da ise sadece altı ay yaşadım. Biri dünyaya geldiğim köy, diğeri Almanya da ilk ayak bastığım, sabahın köründe kalkıp 3 km yürüyerek Kirchen kasabasındaki işime gidip döndüğüm, cıvar köylerden bile Almanların biz Türkleri görmeye geldiği köy.. Sonuncusu ise çocuklarımın doğduğu, ilk kez okula gittiği otuziki yıldır yaşadığım köy...
Önceki gün Wallau köyü sokaklarında dolaşırken şaşırdım.. Meğer bu köyün kenarından güzel bir dere akıyormuş... Arka sokak içlerinde ne kadar güzel evler varmış... Ve ben bunları yeni keşvediyordum (Tanık oluyorum). Ertesi gün daha neler keşvedebilirim düşüncesiyle yine dolaşmaya başladım. Bu kez beni şaşırtan sokaklar, evler, şırıl, şırıl akan dere değildi. Beni asıl şaşırtan, bir insanın otuz yılı aşkın yaşadığı köye bu kadar yabancı olmasıydı. Aslında ben köye yabancı değildim, köy bana yabancıydı. Demekki bu köyde sevmediği adama verilmiş, ama kaderine boyun eğmiş mutsuz bir kadın gibi yaşamışım.
Adamın biri trakya da bir köye gitmiş. Köy hocası ile görüşecek.. Köy kahvehanesinde oturanlar;
‘Ahaaa!... Hoca’nın evi şu karşısı’ demişler.
Adam eve varmış. Yoldan; ‘Hane sahibi, hane sahibi’ diye seslenmiş. Ev sahibi kadın kapıya çıkmış.
Adam; ‘Üzeyir beyle görüşmek istemiştim’ demiş.
Kadın, öyle birinin bu evde oturmadığını söyleyip tam içeri girerken, adam bu kez, ‘Burası hocanın evi değilmi?’ diye sormuş.
Kadın, ‘eveeet’ demiş.
Adam hayret içinde, ‘Eeee hocanın ismi Üzeyir değilmi’ deyince, kadın;
‘Vallahi herkes hoca, hoca deyi, bende hoca deyim. Kırk yıldır evliyiz ama ismini hiç bilmeyim’ demiş.
Dün karar verdim. Buranın yerli almanlarının çoğunlukla gittiği lokale (gasthaus) gittim. Oğlumun köyün genç takımında futbol oynadığı yıllardan (15 yıl önce) beni tanıyan birkaç Alman da oradaydı. Lütfen selamıma cevap verdiler. Bir bira söyleyip bardaki taburenin üstüne tünedim.. Bir on dakika kimse benimle ilgilenmedi. Ben hem biramı yudumladım, hemde tavana yakın yere konmuş televizyona baktım. Kısa süre oğlumun antenörlüğünü de yapan Alman;
‘Haaa..Herrr Celepoğlu, oğlun ne yapıyor?’ dedi...
‘İyiii...iyiii.. Üniversiteyi bitirdi...Evlendi’ dedim..
Hemen konuyu değiştirdi...Benden birşey öğrenmek istediğini belirterek;
‘Markus’u Türkiye’de neden cezaevinde tuttular? O 17 yaşındaydı’ sorusunu yöneltti.
Ne diyeyim?
Lannn...! Solingen’de Türkleri çoluk, çocuk benmi yaktım? Yirmibeş yıl gazetecilik yaptım bu ülkede. Birçok Alman hapishenesi gezdim, gördüm. Gençlik hapishanelerinde yatan 16-17 yaşındaki Türk çocuklarını hapishaneye benmi attım?
Neyi, nasıl seversin, benimsersin?
Ben, doğduğum Terkos köyünü, suyunu, kırlarını, çiçeklerini, insanını özledim.
 

Adnan Celepoğlu                  28 Şubat 2008

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

BAKKAL ÖNÜNDEKİ ŞAŞKIN

31/3/2008

 

 
 
‘Ben bu adamı tanıyorum’ dedim kendi kendime... Evet, evet, O... Yaşadığım bölgenin hem en eski, hemde en ünlü kişisi...  Bir bakkalın önünde ellerini yakasını kaldırdığı paltosunun ceplerine sokmuş duruyor. Çevresine bakışlarından birini beklediği hemen anlaşılıyor... Karşıdaki seyahat bürosuna girdim. Onbeş dakika kadar kaldım. Çıktığımda aynı yerde , aynı heyecan içinde etrafına bakınıyordu.
Arabama binip eve doğru yola çıkarken, Türk toplumuna mesafeli durduğunu bildiğim bu ünlü kişinin, Türk kahvehane, berber, kuyumcu, fırın, lokanta ve bakkallarının bulunduğu, Türk caddesi olarak bilinen bu sokak ortasında heyecanla ne beklediğini merak da ettim.. Bu duygu gazetecilerde, benim gibi emekli olsalar da  ‘Jurnalistik merak’ olarak hep vardır.
Ertesi gün aynı cadde üzerindeki Türk Spor Kulubü’ne gittim. Beşiktaş’ın maçı vardı. Aradığım adam oradaydı. Onbin Türkün yaşadığı kentteki tüm dedikodulardan haberdar olan bir adamdı bu. Hemen yanına oturdum. O’na bu kentte yaşayan vatandaşlarımızın serüvenleriyle ilgili herşeyi sorabilirdim. Ve birgün evvel caddede gördüğüm ünlü kişiyi sordum. ‘Çok heyecanlı gibiydi?’ dedim.
Maç başlamak üzereydi.. Beni hiç duymamış gibi elindeki tespihi çekerek televizyona baktı uzun süre... Bir ara ‘Maç bitsin anlatırım abi.. Gerçi ne anlatacaksınki?.. Hayatı kaymış adamın’ dedi..
Maç bitti, masamıza oturanlar gitti.. Biz çayları tazelettik..
‘Burnundan kıl aldırmazdı bu adam abi’ diye lafa girdi. ‘Eeeehhh... düşmez kalkmaz bir Allah... Adamın ismi, parası, itibarı vardı.. Altmışından sonra Moldavalı bir kadında aradı mutluluğu... Olan ondan sonra oldu... Kırkından sonra azanı teneşir paklarmış. Eeee hele altmışından sonra azarsan, teneşir de dar gelir değilmi abicim?.. Parayla saadet olmaz. Moldavalı da gitmiş. Bizimki şimdi şaşkın bakkal oldu’
Birer çay daha söyledik.
‘Adam neden bakınıyor çevresine biliyormusun? diye, bu kez O bana soru yöneltti..
Dudak büktüm.. Nasıl bilebilirdim?
‘Abicim!.. O eski Almanya bizlerin ayaklarını yerden kesti.. Çok çalıştık, ama iyi de para kazandık... Kafası çalışanlar, adam gibi çalışıp yaşayanlar bu gün de ayakta aslanlar gibi duruyor. Bir de böyle bakkal önünde şaşkın bakınanlar var. Bu adam itibarını büyük ölçüde kaybetmiş... Parasını kaptırmış.. Sadece derdini anlatacak adam arıyor. Sen birini görmüşsün çokkk var abi bu tür adam.. Çooookkkk’    
Şaşırtıcı ve düşündürücü değilmi?
Refah ülkesi Almanya’da herşeyin birbirine karıştığı bir dönemi yaşadığımızı, dün maç seyretmeye gittiğim Türk kahvehanesinde bir kez daha gördüm. Yaşlı, temiz giyimli bir Alman bir kartonun içine koydoğu birer kiloluk elma torbalarını kahvede kağıt oynayan Türklere satmaya çalışıyordu. Ünlü mağrur Türk ile ülkesi milyonlarca yabancıya iş veren gururundan geçilmeyen yaşlı Alman , ayrı kulvarlarda da olsa bir düşüşü yaşıyordu.
Son sekiz yıldır yazılarımda dilim döndüğü kadar, doğduğumuz topraklarda başarılı olamadıysak, başarıyı yabancı ülkede yakalasak bile, mutlu olmanın zor olduğunu anlatmaya çalıştım.
Bilmem bu kez anlatabildimmi?

 Adnan Celepoğlu     11 Şubat 2008

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ÖZLEDİM ONLARI

29/3/2008 -Kategori: Edebiyat

                     Adnan CELEPOĞLU    27 Mart 2008

 
 
Bir yıl önce de Nisan ortalarında gitmiştim Turgut Reis’deki evime. Daha komşularım gelmemişti. Zaten genelde Mayıs ortalarından sonra gelmeye başlıyorlar. Halbuki baharın başlamasıyla beraber tabiatın uykusundan uyanışını izlemek ve yaşamak gerçekten büyük olay.
Gittiğimde begonviller filiz vermiş, yaprakları güneş ışınlarını engeller hale gelmişti. İlk sabah, özlediğim bahçemde oturup denizi seyrederken,  birden begonvillerin arasından ağzında kuru bir ot parçasıyla bana bakan bir kumru ile göz göze geldik. Yerimden hiç kıpırdamadım. Uçup gitmekle, durmak arasında geçirdiği tedirgin birkaç dakikanın ardından, ağzındaki otu oraya bırakıp uçtu gitti. Yaklaşıp baktığımda, bir yuva kurma hazırlığı içinde olduğunu gördüm.
İlk işim hanıma telefon etmek oldu. Müjdeyi verdim;
‘Beni merak etmeyin. Komşulardan gelen yok ama, misafirlerim var. Uzun kalacağa benzerler. Artık yalnız değilim’
Ertesi gün eşi de geldi. Birkaç gün içinde yuvalarını tamamladılar. Bu süre içinde onları dikkat ve hayranlıkla izledim. Ağızlarında taşıyarak getirdikleri kuru ot parçalarını özenle ve ahenk içinde hiç kavga etmeden yerleştiriyor, görevlerini tamamladıktan sonra karşı evin saçağına konarak uzun süre öpüşüp, sevişiyorlardı. Yumurtlama işlemi de tamamladıktan sonra, benim için heyecanlı günler başladı. Dişi kuş artık yumurtaların üstünden ayrılmıyordu. Ve benim varlığım da onu ürkmüyordu.  Bahçeye oturduğumda sık, sık göz göze geliyorduk. O’nu sevgi ve hayranlıkla izlediğimi acaba hissediyormuydu, kimbilir?
Erkeği dişisini hiç yalnız bırakmıyor, bazan nöbeti ondan deviralıyordu. Ancak O bana daha bir endişe ve şüphe ile bakıyordu. On, oniki gün bekleyişten sonra, bir sabah yuvayı daha iyi görebildiğim tarastan baktığımda, misafirlerimin ilk mutluluklarını yaşadığını gördüm. İlk yavruları dünya ya başını uzatıyordu. Onları nasıl kutluyabilirdim?!.. Görebilecekleri yere bir kutuya yem, bir kutuya su koymuştum. Hiççç itibar etmemişlerdi. Şimdi ne yapabilirdim?..
Haftasına varmadı anne kumru da aradabir yavrularını yalnız bırakıp onlara yem aramak için yuvayı terketmeye başladı.  On gün içinde yavrular büyüyüp serpildi.
Birgün baktım yavruların bir tanesi yuvadan uçup bahçe merdiveninin demir korkulukları üzerine konmuş. Ancak tüm uğraşısına rağmen, uzun süre tekrar yuvaya geri dönemedi. Nihayet annesi yem getirdiğinde yuvaya dönebilme cesaretini kendinde bulabildi. Bu ilk denemeden kısa süre sonra yavrular, uçup gittiler ve birdaha yuvaya dönmediler. Yuvayı boş gören anne, baba da uğramaz oldu.
Ancak bana hayat dersi veren bu misafirlerimle görüşmemiz yaz boyu devam etti. Sık, sık komşu evin saçağına konup, uzun, uzun öpüşüp, sevişmeye devam ettiler.
Tabiatı izlediğiniz zaman ‘Tanrı insanları, yaratıcı güç olarak koyduğu kuralları darmadağın etsin, dünyanın tüm düzenini bozup, hem kendi hayatını, hemde tüm canlıların hayatını sona erdirsin diyemi yarattı’ diye düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz.
Ne Tanrı’nın gönderdiği peygamberler ve din kitapları, ne ilim, insanoğlunu ‘hayvan’ diye horladığımız bu kumrular kadar ‘asil canlı’ yapmaya yetmiyor. İnsanoğlu, malesef, beyni büyük ama duyguları küçük varlıklar olsa gerek.
Kış boyu Almanya’dayım. Kumru dostlarımı özledim.

Adnan CELEPOĞLU    27 Mart 2008

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ

8/3/2008

                                 

Rahmetli babaannen bizlere bakar, bakar, babama arnavutça birşeyler söylerdi. Babam ise güler geçerdi. Ancak biz başlardık babama israr etmeye;
‘Ne dedi, ne dedi?
Rahmetli babam da ısrarlarımıza dayanamaz, ‘Zaman kötü. Bunlar nasıl adam olacak?. Ne büyük tanıyorlar, ne küçük, diyor. Babaannenizin yanında biraz uslu durun’ derdi.
Esasında babam da şikayetçiydi bizlerden. Anneme bizleri iyi yetiştiremediğinden yakınırdı.  Ki, benim sözünü ettiğim yıllar bindokuzyüz ellili yılların ortaları. On, oniki yaşına geldiğimiz halde hala bizleri ailelerimize leyleklerin getirdiğine inandığımız, altı kişilik ailemizin sofraya her zaman hepberaber oturduğu, yemeğe babam başlamadan kimsenin açlıktan ölse bile başlayamadığı ve babam eve gelip odaya girdiği zaman hepimizin ayağa kalktığı devir. Hiç unutmam birgün komşumuzun bizden de şımarık oğlu bize gelmiş ve babamın yanında bacak, bacak üstüne atarak oturmuştu. Babam O çocugu birdaha eve getirmemi istememişti. Bize kötü örnek (!?) oluyordu. Belki inanmayacaksınız ama, babam bu dünyadan göçtüğünde ben kırkyedi yaşındaydım ve babamın yanında hiç bacak, bacak üstüne atıp oturmadım. Ancak geleneklere bağlı babam, elini küçük çocuklar hariç kimseye öptürmezdi <******> O; ‘Eğileni sevmem. Kimsenin önümde eğilmesini istemem. Gerçek Istanbul beyefendisi elini öptürmez’ derdi. Biz ise bu davranışını, O’nun kendi içinde yarattığı reform olarak görürdük.
Babam Üsküp (Makedonya) yakınlarındaki Kalkandelen’de doğmuş, 1916 yılında altı yaşındayken Istanbul’a gelmiş ve Istanbul’un O zaman elitlerinin okuduğu Kabataş Lisesi’nde okumuştu. Ancak aile görgüsüne ve geleneklerine ‘ölesiye’ bağlı bir insandı. Taviz vermesi, geçmişlerine saygısızlıktı. Henşehrisi Gazi’nin düşündüğü gibi müslümandı. Camiye giderken her zaman, takım elbisesini giyer, gravatını takar, fotörünü başından eksik etmezdi. İslam tarihini de çok iyi bilen aydın, bilinçli bir müslümandı.  
O’nun bizleri iyi yetiştirememe konusundaki şikayetlerini, üzüntülerini, lise yıllarımda çok yadırgardım. Türkiye artık batıya açılıyordu. Kapalı ve yazlık sinamalarda oynatılmaya başlayan Amerikan filmleri  biz gençlerin dünya ya bakışlarını etkilemeye başlamıştı. William Holden gibi romantik aşklar yaşamak, James Dean gibi asi olmak istiyorduk. Gelenekler umurumuzda değildi. Az da olsa ufkumuz genişlemeye (!?) başlamıştı. Ailelerimizi tutuculukla, hatta cahil olmakla suçluyorduk. Ve onlardan uzaklaşıyor, kaçıyorduk.
Önceki gün yaşlı dostlarla biraraya geldik. Onlardan dinlediklerim ve içlerinden birinin oğlunun kendisine ismiyle hitapettiğini söylemesi, beni birkez daha çocukluk, gençlik yıllarıma götürdü. O yıllarda hayranlık duyduğumuz batı toplumu içinde kırk yıl yaşayınca, aile değerlerimizin ne kadar erozyona uğradığını görmenin acısını yüreğimde hissettim.
<******>Ve ben bu yazıyı gecenin çok geç bir saatinde yazarken altmışbeş yaşını geride bırakmış bir insan olarak, tüm hayat tecrübelerime, hayatım boyunca aydınlanmaya çok ama çok önem veren bir insan olmama rağmen karmakarışık duygular içindeyim. Gençlik için önemli olan ‘Özgürlük’. Biz yaşlılar da çocuklarımızdan biraz ilgi, sevgi ve saygı bekliyoruz...
Gönlüm, aranıp dünleri feryat etme
Kam almak için yarınlar icat etme
Dünler düş olup gitti, yarınlarsa hayal
Cahilce şu gerçek günü berbat etme..
Böyle demiş, Ömer Hayyam..
Haklı değilmi?

Adnan CELEPOĞLU  3 Mart 2008

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ANILAR YERLE BİR

4/5/2006

                                             

 

 Elimde fotoğraf makinesi ilk gittiğimde şaşırmıştım. Bir pazar günüydü ve sanki Anadolu halkı orada toplanmıştı. Edirne�den Kars�a kadar Türkiye�nin her köşesinden gelen ve geleceğe ümitle bakan dinamik, cıvıl, cıvıl insanlar gruplar halinde birbirlerine birşeyle anlatıyordu...Yetmişli yılların ortalarında tam beşbin beşyüz Türk�ün yaşadığı Opel firmasının Rüsselsheim merkezi tesislerinin lojmanlarıydı (haymları)  burası..

Sonraki yıllarda tam çeyrek asır sık, sık bu lojmanlara gittim. Burada yaşayan temiz yürekli bu Anadolu insanlarıyla  büyük dostluklar kurdum. Onlarla reportajlar yaptım. Grevlerini, işyerlerinde uğradıkları haksızlıkları haber yaparak onlara destek vermeye, onların sesini duyurmaya çalıştım. Türk hükümeti veya Alman hükümeti yurt dışındaki vatandaşlarımızla ilgili yeni bir kararmı aldı, hemen Rüsselsheim �Gurbetçi haymı�na  koşardım. Onların düşüncelerini Türk kamuoyunun düşüncesi olarak haber yapardım. Bu arada benim için çok zor olmakla beraber bazan haymdaki acı bir olayı da yazmak zorunda kalırdım..

Altmışlı, yetmişli yıllarda Almanya ya gelmiş hemen, hemen her Türkün bir lojman (Haym) anısı vardır... Bu haymlarda yıllarını geçirmiş ilk nesil Türklerin hepsi bu gün, söz birliği etmişcesine �O haymların ağzı, dili olsa da anlatsa bizim serüvenimizi� derler.. Haym anılarının, askerlik anılarını çok geride bırakacak kadar derin izleri vardır o yılların misafir Türk işçileri (Gastarbeiter) üzerinde.. Tatlı anılardan birini size anlatayım. Altmışlı yılların ortalarında Siegen kenti yakınlarındaki bir fabrika, onbeş genç Türk tekniker getiriyor. Ve firma bu gençlere küçük bir köydeki şirin bir oteli lojman (haym) olarak kiralıyor. Türklerin geldiklerinin haftasında yakın kasabada kermes var. Kermesin başlıyacağı gün, haym çok hareketli.. İlk kez sarışın Alman kızlarıyla tanışılacak. Elbiseler ütüleniyor, saçlar joleleniyor. Bir tek Istanbul Kasımpaşalı  Şevki arkadaşlarının tüm ısrarına rağman hazırlanmıyor. Ancak arkadaşları için koca bir demlik çay yapıyor. Haymdan her ayrılana ısrarla birer bardak çay içirtip öyle yolcu ediyor. İki saat sonra tüm Türkler kermes alanındaki seyyar tovaletin önünde kuyruğa giriyorlar. Çaya ishal ilacı atan ve arkadaşlarına içirten Kasımpaşalı Şevki ise tam bir hafta hayma gelemiyor. Ancak bu olay yıllarca Almanlar arasında bile konuşuluyor. Kasımpaşalı Şevki ünlü oluyor. Hadi, bu Şevki�nin VW Kafer�e Porche motoru takarak otabanda Almanları nasıl şaşkına çevirdiğini anlatmayayım.

Ancak seksenli yılların başlarından itibaren gurbetçiler Gastarbeiterlikten (misafir işçilikten), Auslandiche mitarbeiterliğe (yabancı ülke işçiliğine) ve ardından Auslandiche mitbürgerliğe (yabancı hemşeriliğe) terfi ettirilirken, haymlar da misyonlarını tamamlayarak boşalmaya, boşaltılmaya başlandı..

Almanya�nın her köşesinde çok ünlü �Kadın haymları�, �Erkek haymları� vardı. Örneğin �Rüsselsheim Opel Haymları� ile �Hattershiem Sarotti kadın haymları� Hessen Eyaleti içindeki en unutulmaz hayımlardan ikisiydi. Genç ve dinamik onbinlerce Türk insanı bu haymlarda refah içinde bir geleceği düşleyerek, çok zor şartlarda yaşadılar.. Geride bıraktıkları sevgililere, eşlere, kundaktaki yavrulara mektuplar yazarak, yorgunluklarını, büyük ölçüde pişmanlılklarını, dertlerini unutmaya çalıştılar. Haftalarca heyecan içinde mektuplarına gelecek cevabı beklediler. O haymlarki; Orada yaşayan her bir Türkün yaşadıkları, duyguları filimlere konu olacak kadar hüzün doludur, macara doludur.

Bunları neden yazdım?..

Geçtiğimiz gün Rüsselhiem kasabasına yolum düştüğünde, altı, yedi dev bloktan oluşan onbinlerce Türkün acı, tatlı anılarıyla dolu haymlar yerle bir olmuştu.  Geriye öbek, öbek  taş ve toprak yığını kalmıştı. Bir kenera oturup o eski günler gözlerimin önünden geçti. Keşke dedim; Gücüm olsaydıda burayı yıktırmasaydım... Önüne elinde tahta bavulu, başında kasketi bir vatandaşımı temsil eden bir anıt dikseydim, binaları da müze yapsaydım.

Gözlerim doldu...

Ancak, babasından ötesini tanımayan bir toplum için, benim düşüncelerimin, duygularımın önemi olabilirmi?..        

    

Adnan Celepoglu (Mayis 2006)

 

adnancelepoglu@aol.com

 

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

DEGİŞEN DÜNYA

4/5/2006

 

 

Benim neslimin Türkiye�deki gençlik yılları bir alemdi. Buluğ çağına ermiş, sakalı terleyen her gencin �Cam güzeli� dediğimiz bir �Ilk gençlik sevgilisi� vardi. Kiz camdan bakar,  saçlari biryantinlenmiş veya akşamdan limon suyuna yatırılmış delikanlılar, sevgililerinin evinin önünde volta atardı. Camdaki kızın ümit veren bakışları, yavuklusu delikanlının kalp çarpıntıları için yeterde artadı bile. Delikanlı mahalle kahvehanesine kadar, kasım, kasım kasılarak yürürdü.

Özellikle mahallenin en güzel kizinin evinin önünde volta atan genç sayısı çok olurdu. Hatta bu gençler arasında kavgalar olur, kızın daha çok ilgi gösterdiği mahallenin yakışıklısının yanına yaklaşılmazdı. Birbirlerini sadece uzaktan gören iki gencin sevdaları bazan, dillere destan olurdu. Bir mahalle arkadaşımız akrabasını ziyarete gittiği Bandırma�da camda gördüğü bir kiza sevdalanmış, 3 gün kızın evinin karşısındaki kahvehanede yatarak, anne ve babasını merak içinde bırakmıştı. Mahallede herkez onun kara sevdaya tutulduğunu konuşur olmuştu.

Ancak ne yazıkki birbirlerine uzaktan bakarak sevdalanan, sevdaları dillerde dolaşan gençlerin, vuslata ermeleri (Birbirlerine kavuşmaları) nadiren gerçekleşirdi. Çünkü evliliklerde �Iyi aile kızı�  ile �Babasinin hali vakti yerinde delikanlı�nın evlenmesi geleneği, her zaman ağır basardı. Bazan bir delikanlı, yıllarca sevdalı olduğu kızın, �Babasının hali vakti yerinde delikanlı� ile evlendirildiği düğünde, kaderine razı, horan teperdi. Bu köyde de böyleydi, kette de. Seyrekte olsa bu geleneği bozan gençler de  olurdu.  Kız, sevdiği gence kaçıverirdi. Bu gençler için türküler düzülürdü;

Emine de camdan atladı

Hasan�in ödü patladı...

Hasan yere düşerken

Emine çitten atladı

�Hali vakti yerinde babanın oğlu� ile �Iyi aile kızı� arasında kurulan yuva, her zaman büyük mutlulukları beraberinde getirmese de, arka, arkaya gelen çocuklar, ekonomik nedenler, nikahta keramet (mucize) vardır inancı, toplum baskısı, bir ömrü beraberce götürmelerine yeterdi.

Geçtiğimiz gün benim gibi ilk nesilden bir dostum, yaşı otuzlara yaklaşan kızının evlenmemesinden, oğlunun macaraperesliğinden duyduğu üzüntüyü dile getirdi. Belliki değişen dünyayı  kabullenememis. Bu gün gerek Türkiye�de, gerek yurt dışında yaşayan biz yaşlı Türkler, geleneklerimizi, geleneksel aile yapımızı, moral değerlerimizi kaybedeceğimiz endişesini taşıyoruz. Ancak değişen dünya düzeni içinde hiçbirşey bizim istediğimiz ve düşlediğimiz gibi değil artık. Olması da mümkün değil. Yeni neslin, özellikle Avrupa ülkelerinde doğup büyüyen çocuklarımızın değer yargıları çok ama çok farklı. Burada bize düşen görev, yeise kapılarak, onları kaybetme korku ve telaşı içinde yangından mal kaçırır gibi evlendirmek yerine, çok iyi eğitim almaları için mücadele vermek, en önemlisi çocuklarımızla arkadaş olmaktır. Değer yargılarımızı onlarla ancak bu sayede paylaşabilir, bizi anlamalarını sağlayabiliriz.

Son on yıl içinde konsolosluklarda nikah kıyan gençlerin yüzde altmışı, en fazla iki yil içinde ayrılmış.

Unutmayalım! Gençler, yükselen değer, �Özgürlük� peşindeler.....

   

Adnan CELEPOĞLU  (Şubat 2002)

adnancelepoglu@aol.com

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

BİZLER VE ONLAR

4/5/2006

                             

 ?>

 

Geçtiğimiz Ekim ayının 22’sinde yaptığım uzun tatilden sonra Almanya’ya döndüm. Istanbul’dan yerel saatle 23’de bindik uçağa. Sağımdaki iki koltukta ellisini aşmış, sakallı bir vatandaşımız ve eşi oturuyor. Adam huzursuz. Durmadan burnunu çekiyor. Uçak daha pistten tekerleklerini kaldırırken bu kez ayakkabılarını çıkardı. Ardından çoraplarını. Adama dönüp şöyle bir baktım. Sırıtarak ‘Schmerzen’ (Ağrıyor) dedi. Elimde uçağa girerken aldığım Bild gazetesi vardı. Almanya’da uzun yıllar yaşasa da bu vatandaşımızın dünyasında her ülkenin gazetesini ancak o ülkenin insanı okuyabilirdi. Beni Alman sanmıştı.

Birkaç gün sonraydı. Tesadüfen girdiğim bir kahvehanede bir masanın etrafında toplanmış, kahvehane muhabbetinin o tadına doyum olmaz heyecanı içinde hararetli, hararetli tartışıyorlardı. Ki, bu muhabbetlerin içinden ne başbakanlar, ne futbol antrenörleri, ne cellatlar çıkmıştır (!).

Beş kişiydiler. Pos bıyıklı, avutları çökük olan; ‘Biraderler! Entegrasyon, mentegrasyon bir laftır dolaşıyor. Nedir bu?’ diye bir soru  attı ortaya.

Birden bir sezsizlik çöktü masaya. Sessizliği yine soruyu soran bozdu. Karşısında oturan takım elbiseli, gravatlı, saçları berberden yeni çıkmış, bileğinde iri bir altın zincir olan orta yaşlı adama döndü; ‘Sen şehir çocuğusun. Okumuşluğun da var galiba. Sen bilirsin. Anlat bakalım bu entegrasyon nedir?’ dedi.

Önce bileğindeki altın zincir ile bir müddet oynayan şehirli adam, en bilgiç tavrını takınarak söze girdi;

‘Bizde bir söz vardır. ‘Kırk yıllık Yani, olurmu Kani’ diye. Alman dostlarımız ve Alman büyüklerimiz (!), Kani’nin, Yani olmasını istiyorlar. Bu kadar basit’

Masanın etrafındakilerde sadece bir kişi; ‘Hay ağzına sağlık’ dedi. Diğerleri şaşkın, şaşkın birbirlerine baktılar. Belliki kimse birşey anlamamıştı. Ancak ‘Yani’ kimdir, ‘Kani’ kimdir soran da olmadı.

Emekli olduktan sonra sakal bırakarak namaza başladığını ve mühendis olduğunu söyleyen kısa boylu, tıknaz adam  olaya açıklık (!) getirdi;

‘Şimdi efendim!...Gavur ülkesinde yaşasak da, önce Türk ve müslümana yakışır terbiye içinde olmalıyız. Namazımızda niyazımızda bir adam olur, yollarda Almanların önünde durmaz, saygılı davranır, hatta hanımın yaptığı böreklerden Alman komşularımıza da ikram edersek, bu entegrasyon denen kavrama hiç gerek yok. Almanlar akıllı insanlar. Bize bakar, Du gut Türken’ (Sen iyi Türksün) derler.’

Birasını yudumlayan bıçkın tavırlı adam ayağa kalktı. Kafasını iki yana sallayıp: ‘Siz üşütmüşsünüz arkadaş’ diyerek kapıya yürüdü. Ancak önünü kahveci kesti.

Kahveci; ‘Ne kızıyorsun arkadaş?...Alman devlet adamlarının, Türk büyüklerinin (!) dilinde tüy bitti entegrasyon diye, diye... Bu adamlar bu kadar israr ediyorsa, bu musibetin ne olduğunu öğrenip gereğini yapmak zorundayız’ dedi.

Köşedki masada iskambil oynayan dört gençten biri, kahveciye laf attı;

‘Ne zurunluluğu lan... Dilimizi, dinimizi, örf ve anenelerimizi mi unutalım? Fenerbahçe’nin bir Alman takımıyla yaptığı maçta, Alman takımını tutarmısın sen?’

Kahveci, köşeye sıkışmanın sıkıntısı içinde başıyla ‘Hayır’ işarerti yaptı. Tüm tartışmaları sessizce dinleyen, şivesinden Karadenizli olduğu anlaşılan, zayıf uzun boylu, altmış yaşın üzerinde görünen adam, ayağa kalktı;

‘Hemşerummm, siz boşuna konuşaysunuz. Entegrasyon midur nedur, ne halt ise, ha bu gavur icadı, penum gördüğüm, anladuğum kadar şudur; Kari eve bir köpek alur, sen oni sabahları çişe çikarur gezdurirsun. Haa işte entegrasyon budur daaaa!...

Almanlar bizim Avrupa Birliği’ne girişimize taş koyduğunda herkes nedenini arıyor. Önce birileri bizi, Almanlarla bir kazana koyup, kırk yıl kaynatmalı....

 

Adnan Celepoglu (Aralik 2002) 

adnancelepoglu@aol.com

 

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

BABAM VE OĞLUM

11/4/2006

 

Bindokuzyüz altmışaltının Şubat ayı.  Kış fena bastırmış. Istanbul’un sokakları   vıcık, vıcık çamur. Kalite kontrolörü olarak çalıştığım ünlü bir buzdolabı fabrikasındaki işime geç kaldım. Fabrikanın cahil, ancak çalışanlar üzerinde acımasızca baskı kurması için kullanılan işletme şefi, işe geç kalanları kapıda karşılıyor ve avazı çıktığı kadar bağırıyor: ‘Ulan, mesaiye kal deriz, kalmazsınız, bir de işe geç kalırsınız’ Ertesi gün ilk işim Istanbul’un tophane semtindeki Alman İşbulma İrtibat Bürosu’na gidip kaydımı yaptırmak oldu. Nufus cüzdanıma başvuru tarihini belirten bir mühür bastılar. ’15 Şubat 1966-Makina Teknikeri’.

Almanya o yıllarda milyonlarca fakir Türk köylüsünün, büyük şehirlerin varoşlarına sıkışmış karın tokluğuna her türlü sosyal haklardan mahrum köle gibi çalıştırılar Türk işçisinin, tabii bu arada macara arayanların, ümit ve kurtuluş kapısı. Ancak başvurudan sonra Almanya’ya gidebilmek için yıllar sürecek heyecanlı bir bekleyiş de başlıyor.

Bir buçuk ay sonra çağrı geldi. Almanya’dan gelen bir Türk mühendis, kayıtlı ne kadar Makina Teknikeri varsa, hepimizi topladı. Nisan ayının sonlarına doğru Alman doktor tarafından muayenelerimiz yapıldı. Akciğer, karaciğer, gözler, pazular ve kalp sağlam, dişler eksiksiz  raporunu aldık. Zaten gözler, pazular sağlam ve kalp atışları iyi, dişler eksiksiz ise hiçbir engel ve sorun kalmıyor. Çünkü Alman doktorda röntgen aleti  olmadığı için röntgen Taksim semtindeki bir dispanserde çekiliyor. Elli lira (20 Mark karşılığı) rüşveti verdinmi, tüberküloz da olsan, karaciğer alkol komasına da girmiş olsa, sağlam röntgen filmini şak diye eline veriyorlar. O zamanlar Almanlar bizim ne tür şark kurnazı olduğumuzu, bu kunulardaki zeka ölçümüzü bilmiyorlar.

Bin dokuzyüz altmış altı yılının 2 Mayıs günü sirkeci tren istasyonundan çok kullanılan tabirle ‘Saldım çayıra, Allah kayıra’ temennileriyle, Almanların gönderdiği dört vagonun bağlandığı kara trenle, geride bıraktığımız yakınlarımıza, kendimizi de inandırdığımız ‘İki yıl sonra döneceğiz’ yalanını söyleyip, el sallayarak yola çıktık.

Geçtiğimiz yıl sonu oğlumun düğününde gençler büyük bir coşku ile eğlenirken, geride

kalan 39 yıl, bir film gibi beynimde canlandı. Sirkeciden yola çıkarken biri çıkıp,

‘Dostum, sen o gurbet ellerde evleneceksin, çoluk çocuk sahibi olacaksın, çocukları

nı evlendireceksin ve belki de oralardan bir daha geri dönemeyeceksin’deseydi, inanır

mıydık?..Belki de adamın aklından şüphe ederdik...

Ancak hayat böyle işte.. Rahmetli anamın, babamın, ‘Gitme oğlum, insan doğup

büyüdüğü yerde mutlu olur, adam olursan ancak burada kendi vatanında olursun’ sözleri kulaklarımda çınladı durdu O gece. Ne benim, ne de eşimin tek bir akrabası yoktu bu gurbet elde. Bu mutlu gecemize gelemediler de. Bir kısmı ‘Vize engeline’, bir kısmı ekonomik yetersizliğe takıldı. Mutluğumuzu gurbetteki kadim dostlarımızdan birkaçı ile paylaşabildik.

Sirkeciden yola çıkmadan önce, insan hayatında parayla satın alınamayacak, çok daha önemli şeylerin olduğunu nereden bilebilirdim?

Herkes gibi gençtik işte......

 

 

Adnan Celepoglu (Ocak 2006)

 

adnancelepoglu@aol.com

 

   

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
« Önceki -

Adnan Celepoğlu'ndan Seçme Yazılar

Adnan Celepoğlu'nun uzun yıllarını geçirdiği Almanya'da yazdığı yazılardan seçmeler.

Son Yazılarım

Arkadaşlarım

Kategorilerim

Bağlantılarım

Designed by In Obscuro